Freddie Mercury
Freddie Mercury Hakkında
24 Kasım 1991’de, AIDS hastalığına yenik düşen ve 45 yaşında yaşamını yitiren Queen’in kralı Freddie Mercury, neslinin en çok parıldayan rock yıldızıydı. AIDS’e yakalandığını öğrendiğinde tarih 6 Ağustos 1986 idi. Freddie bu haberi ölümünden 2 gün öncesine kadar hiçbir yerde doğrulamadı, duyurmasının 2 gün sonrasında şok kayıp basına yansıdı.
Freddie Mercury, Farookh Bulsara adıyla 5 Eylül 1946’da Bombay kökenli Jer, Farsi(İran) kökenli Bomi Bulsara’nın oğlu olarak Zanibar (Tanzanya)’da dünyaya geldi. Ailesinin durumu iyiydi, babası o sıralar İngiltere mandasında olan Zanzibar Adası’nda hükümette memurdu olarak görev yapıyordu. Genç Bulsara, geleneksel ve sıkıcı denebilecek yıllar geçirdi. Yaşamı 17 yaşında İngiltere’ye doğru uzanırken değişmeye başladı. Çok farklı şeyler oluyordu: O dönem Beatles patlamıştı, arkasından Rolling Stones geliyordu.
Ealing’de Güzel Sanatlar okuluna gitti, Grafik bölümünden mezun oldu. Orada genç müzisyen Roger Taylor ile tanıştı. Onun sayesinde de Smile grubunda çalan gitarist Brian May’ı tanıma şansı buldu. John Deacon ile güçlendirilen Smile grubu Queen’e dönüştü ve Bulsara, Freddie Mercury adıyla tahtını hazırlamaya başladı.
Genç grup, 1972’de kendi imkanları ile Londra stüdyolarından birine girdi ve ilk şarkısının kayıtlarına başladı. İlk albümleri «Queen» 1973’de çıktı. Bu ürünler «glam rock» tarzını David Bowie ve Ziggy Stardust’tan, T. Rex, Roxy Music ve Sparks’tan alıyordu.
1974 çıkışlı ikinci albümleri «Queen II» eleştirileri olumluya çevirdi. Aynı yıl çıkan «Sheer Heart Attack» adlı bir diğer çalışmayla hit şarkılar da hissedilmeye başlamış oldu. «A Night At The Opera»’da yer alan «Bohemian Rhapsody» şarkısı ve basitçe video klip diye adlandırılamayacak yapıdaki görsel çalışmasıyla Queen altın düğmeye basmış oldu.
1975’ten 1991’e 10 albüm hayat buldu. Queen, rock hiyerarşisinde sürekli tırmandı. Mercury,çizdiği karakter ve besteleriyle birlikte ‘Kraliçenin Kralı’ olmayı hak etti. May ile «We Will Rock You»(1977’den itibaren stadların en önemli şov öğesi oldu), Deacon ile «Another One Bites The Dust» (1980), Taylor ile «Radio Gaga» (1984).
Sene 1985’e geldiğinde Queen’in bir süreliğine kabuğuna çekileceği süreç başlayacaktı. Bu süreç 1985 Live Aid konseri ve 1986 haziranının 2’sinde ‘’A Kind Of Magic’’ albümü ve takip eden temmuz ayının 12’sinde bir efsaneye dönüşecek olan ‘’Live At Wembley’’ konseri ile tabiri caizse depremsel bir etki ile bozulacaktı. Queen’in girdiği sessizlik halini fırsat gören Mercury, daha önceden yazdığı ancak Queen müzikalitesinin çok dışında olduğu için albümlerinde kullanmadığı şarkılarını bir araya toparlayıp, üzerine bir kaç aranjman değişikliği yaptıktan sonra ‘’Bohemian Rhapsody’‘den sonraki ikinci bebeğine sahip olacaktı, ‘’Mr. Bad Guy.’’ Bu albüm Mercury’nin Queen’deki rock tarzının dışında sahip olduğu müzikal zevkleri sevenleriyle paylaşmak için bir fırsattı aynı zamanda. Kendinin de dediği gibi, ‘’Mr. Bad Guy bir nevi molaydı. Yapmak istediğim bazı şeyleri diğerleri olmadan kullanabileceğim bir şanstı.’’ Albüm piyasaya çıktıktan sonra çıkan çatlak seslere verdiği cevap ise şöyleydi: ‘’ Bu tıpkı resim çizerken arada birkaç adım uzaklaşıp çizdiğin şeyin nasıl göründüğüne uzaktan bakmak gibi bir şeydi. Queen’den birkaç adım uzaklaştım ve sanırım bu insanlar üzerinde için bir tür uyarıcı iğne etkisi yarattı.’’ Albümün adının neden böyle bir isme sahip olduğunu soranlara ise ‘’Bu isim benimle aynı, Mr. Bad Guy( Bay Kötü Çocuk) benim. Tamı tamına nitelememe gerek yok, albümü dinlerken bunu anlayabilirsiniz.’’ Ve takvimler 1985 nisanının 29’unu gösterdiğinde nihayet beklenen albüm piyasadaydı. Tamamı Freddie Mercury tarafından yazılan 11 şarkı içeren albüm ek olarak Michael Jackson’la yapılan ancak demo aşamasında kalan ‘’There Must Be More To Life Than This’’ şarkısını da içerecekti ama sonradan Mercury tarafından yapılan hesaplamalara(albümün sadece kendine ait olmasını istediği için.) uymadı ve onun tarafından seslendirilerek ölü bir heves olarak Michael Jackson’sız albüme girdi. Mr. Bad Guy, Freddie’nin 1987’de çıkaracağı ‘’The Great Pretender’’ derleme albümüne kadarki ilk albümü olarak kayıtlarda yerini alacaktı.
Takvimler 1987’yi gösterdiğinde, hafızalara kazınan ve üzerinden yıllar geçse de coşkusundan hiçbirşey kaybetmeyecek bir efsaneye dönüşecek olan ‘’Queen, Live At Wembley’’ konserinin üzerinden bir yıl geçmişti ve tam da istedikleri gibi, sahnelere mükemmel bir şekilde veda etmişlerdi. 1986 sonbaharında başlayan ve bu sefer 1989 mayısının 22. gününe kadar sürecek olan
sessizliğe bürünecekti tekrardan Queen. Bu sessizlik ‘’The Miracle’’ albümüyle bozulacaktı. 1987, Freddie’nin derleme albümünü çıkaracağı yıl olacaktı aynı zamanda. Albüm, eski bir Amerikan blues-akapella grubu olan The Platters’in şarkısı ‘’The Great Pretender’’ ismiyle çıkacaktı. The Great Pretender, Freddie’nin cover yapmayı çok istediği bir şarkıydı ve bu isteğine nihayet kavuşuyordu. Albümde bulunan yeni şarkılar(Time, Exercises In Free Love, In My Defence, Love Kills)’dir bunlara ek olarak Mr. Bad Guy albümünden mix’lenmiş parçalarla birlikte toplam 12 parça içeriyordu(Foolin’ Around, Your Kind of Lover, Mr. Bad Guy, Let’s Turn It On, Living On My Own(mixlenmiş 2 versiyon), My Love Is Dangerous). The Great Pretender bir solo albüm değil, derleme albümdür.
Ancak Mercury sadece tek bir solo albümle yetinmeyecekti, kafasında, bambaşka, daha geniş ve heyecan uyandıran düşünceler vardı. Operaya meraklıydı ve dünya üzerinde birçok ünlü opera prömiyerlerine izleyici olarak katılmıştı(New York, İngiltere, İspanya). Bunlardan İspanya’da bulunduğu sırada izleme şansını yakaladığı ünlü İspanyol soprano Montserrat Caballé onu büyülemişti. Bunun dışında Caballé’yi birkaç kez daha izleme fırsatı yakaladı, ‘’Bohemian Rhapsody’‘yi oluşturmasına vesile olan o sanatsal heves yeniden onu avuçlarının içine almıştı. Montserrat Caballé ile tanıştı ve iyi arkadaş oldu, elbette ki Caballé’nin de Mercury’nin dünya çapındaki ününden haberi vardı. Freddie’yi tesadüfen İspanya’da bir yerel televizyon programında izlerken kendisinden etkilendiğini söylediğini duymuştu. Rock müziği Freddie sayesinde dinlemeye başlamıştı. Freddie’nin röportajından bir bölüm: ‘’İkinci solo projemi tasarlarken gerçekten, sadece başka şarkılardan oluşmasını istemedim. Bunu yanında farklı bir etki taşıyan, başka, umulmadık bir özellik taşımasını istedim. Yoksa bunun herhangi bir stüdyo albümünden farkı olmayacaktı. Şarkıların ne kadar iyi olup olmadığı önemli değil, sadece teybe takıp dinlediğiniz öbür parçalar gibi olacaklardı. Bu yüzden farklı arayışlar içindeydim ve birden muhteşem bir isim gelgit dalgası gibi çıkageldi, o Montserrat Caballé’ydi. Bu gerçekten bir tür uyarıcı gibi birşeydi. Bu hesaplanmamış birşeydi, gökyüzüne gönderilen bir roket gibiydi ve benim üzerime düştü. Aslında beni hiaya soktu ve bunun dışında hiçbirşey düşünemez oldum. İnanılmazdı. İçinde birçok olanak, birçok hayat ve enerji vardı. Ve farkına vardığım kadarıyla bu sadece bir çalışma değildi. Tamamiyle korku içindeydim. Beni aradı ve ‘’hadi birlikte birşey yapalım’’ dedi. Tamamiyle hayrete düşmüştüm. Operaya bayılmama rağmen, opera söylemeyi hiç düşünmemiştim.’’ Böylelikle Freddie Barcelona’ya giderek Caballé’yle yakından görüştü ve iyi birer dost oldular. Montserrat önce Freddie’ye ‘’Neden Barcelona için birlikte söyleyebileceğimiz bir şarkı yazmıyorsun?’’ dediğinde bu ‘’Barcelona’’ albümünün temelini atan miltaşı olacaktı. Mercury’nin albümü tek başına düzenlemesi imkansızdı, çünkü alışılmışın dışında, kendi müzikalitesinin çok dışında bir projeydi bu ve hiçbirşey kesin değildi. Bu yüzden albüm aşamasında(kompozisyon,aranjeler ve yeni nesil piyano çalış teknikleri) İngiltere Kraliyet Müzik Koleji mezunu müzik prodüktörü Mike Moran’dan yardım aldı. Albüm tamamlandığında toplam 8 şarkılık bir opera eseri ortaya çıkmıştı. Mercury albümün bir rock-opera tarzıyla anılmasından rahatsızlık duydu çünkü bu muhteşem albümü bağnaz bir kalıba sığdırmak istemiyordu, ona göre bu müzikte özgürlüğe ulaştığı noktaydı. Eğer Freddie Mercury yaşasaydı, 1992’de Barcelona’da düzenlenen Olimpiyatlar’ın açılışında bu eseri Montserrat Caballé’yle canlı söyleme fırsatı olacak ve tüm müzik dinleyicilerine dünyada kimseyle kıyaslanamaz bir kişiliğe sahip olduğunu bir kez daha kanıtlayabilecekti.
Mercury’nin solo albümleri Queen’le birlikte çıkardığı albümlerle aynı satış grafiğini yakalayamadı. Bunun nedeni Queen’e ayırdığı zaman kadar albümlerinin tanıtımına ayıramadığı zaman içindir.
Mercury’ye 1987 ilkbaharında AIDS teşhisi kondu. Oysa o yıl yayımlanan bir röportajında Mercury, test sonuçlarının negatif çıktığını söylemiş ve AIDS olduğunu inkar etmişti. İngiliz basını, bu inkarlara rağmen Mercury’nin sağlığı ile ilgili olarak yayılan dedikoduların peşini bırakmıyordu. Yaşamının son yıllarında, «These Are the Days of Our Lives» şarkısının klibindeki sıska görünüşü de bu dedikoduların yayılmasını körüklüyor ve ciddi bir rahatsızlığı olduğunu belli ediyordu.
22 Kasım 1991’de Mercury, Queen’in menajeri Jim Beach’i Kensington’daki evine çağırdı ve bir basın açıklaması hazırladılar. Ertesi gün, aşağıdaki açıklama basına verildi:
“ Son iki hafta boyunca basında yapılan yoğun varsayımlar üzerine, testlerimin HIV pozitif çıktığını ve AIDS taşıdığımı onaylıyorum. Bu bilgiyi bugüne dek gizli tutmamın, yanımdakilerin mahremiyetini korumak adına doğru olacağını düşünmüştüm. Fakat artık, dostlarımın ve dünya çapındaki hayranlarımın gerçeği bilme vakti gelmiştir ve umarım herkes bu korkunç hastalıkla mücadelede doktorlarıma katılacaktır. Mahremiyetim benim için her zaman önemli olmuştur ve fazla röportaj vermememle ünlüyümdür. Bu tutumum bundan sonra da böyle devam edecektir, lütfen anlayışla karşılayın. ”
Freddie Mercury, bu açıklamadan 24 saat kadar sonra, evinde, yakın arkadaşlarının kollarında, 45 yaşında öldü. Resmi ölüm nedeni, AIDS’ten dolayı yakalandığı bronşiyal pnomöni idi. Yıllardır dinsel törenlere katılmamasına rağmen, cenaze töreni zoroastriyen bir papaz tarafından yönetildi. Kensal Green mezarlığında yakıldı. Küllerine ne olduğu bilinmemekle birlikte, Cenova Gölüne serpildiği, ailesine verildiği gibi çeşitli rivayetler vardır. Queen’in geride kalan üyeleri The Mercury Phoenix Trust’ı kurdular ve The Freddie Mercury Tribute Konseri düzenlediler. Şefine 500.000 £, kişisel yardımcısına 500.000 £, şöförüne 100.000 £, ve eşi Jim Hutton’a 500.000 £, eski yaşam boyu arkadaşı Mary Austin’e ise malikanesini bırakmıştır.
Mercury’nin ölümünden sonra, grup, sesizliğe büründü. 92’de grubun üç elemanı Wembley’de hem Freddie Mercury’i anmak için hem de AIDS ile mücadeleye destek olmak amacıyla bir organizasyon düzenlediler. Bu organizasyona Freddie Mercury’i anmak için dünyanın en büyük yıldızları Queen’e eşlil etti. Bunlardan bazıları: Robert Plant, Elton John, George Michael, Dawid Bowie, Axl Rose, James Hetfield gibi isimlerdi. Bu konser sonraki yıllarda «Freddie Mercury tribute Concert» adıyla yayınlandı.
1995’te de o güne kadar hiç yayınlanmamış şarkılar ve grup üyelerinin solo çalışmalarının yer aldığı bazı parçalardan oluşan albüm olan «Made In Heaven» yayınlandı. Bundan birkaç ay sonra May ve Taylor, Robbie Williams ile We Are The Champions’un yeni versiyonunu yaptılar.
Queen, Freddie Mercury’nin ölümünden sonra yoluna Queen+Paul Rodgers olarak devam etti, vokalde Rodgers yer alıyordu. Queen+Paul Rodgers konserleri bir nevi Freddie Mercury’i anma havasında gerçekleşiyordu.
Freddie Mercury Şarkıları
- Fooling' Around
- I want to Break Free
- In My Defence
- Invisible Man
- La Japonaise
- Let's Turn It On
- Living On My Own
- Man Made Paradise
- Mr. Bad Guy
- My Love Is Dangerous